28 Ekim 2010 Perşembe

Babasının Kızı BEN : Ay Lav Yu ...

Bi Pazar günüydü , Ben yazlıkta uzanmış pazar gazetemi okuyordum,sayfaları çevirirken bi haberdim 15 dakika sonra okuyacağım yazı ile dağılacağımdan.
Beni darma duman eden yazıyı yazan Elif Şafaktı.Sanki aydınlanmıştım o yazıdan sonra,evet babamla hep iyi ilişkilerim olmuştu,onunla yaptığım şeyleri hep sevmiştim ama hiç düşünmemiştim , netleştirmemiştim ilişkimizi kafamda.O yazı flu olan baba kız ilişkimizi netleştirdi sanki , onun bendeki altı tekerlekli sandığım yerini kalın çivilerle sabitledi. Ve bu anlarda babam yine uzaklarda,başka bir Ülkedeydi.
Okuduktan sonra ne mi yaptım,önce bi salya sümük ağladım.Sonra telefonuma sarılıp onu aradım,okuduğum şeyden bahsettim ve tam yazının noktalandığı yerde zaten bildiğim sevgimin boyutlarının büyüklüğünü anladığımdan bahsettim ona.
'Seni Çok Seviyorum Baba 'dedim,iyki benim babamsın.
Konuşamadı,bilirim onun o titreyen sesinin anlamını,dayanamadı kapattı telefonu.
Sonra o yazıyı mail attım ona,ve altına küçük bi mektup yazdım.
İşte O yazı ve benim babama Mektubum ...

Elif Şafak

esafak@htgazete.com.tr

Baba ben eşcinselim...

02 Ağustos 2010 Pazartesi, 04:11:04

Baba oğlunun belli bir şekilde yetişmesini istiyor. Kendi olmak istediği gibi bir adam yapmaya çalışıyor onu. Olamadığı adam. Hangi bölümde okuyacağını, kimlerle arkadaşlık etmesi gerektiğini, boş zamanlarda ne yapacağını sadece bilmek değil, belirlemek de istiyor. Halbuki oğlan artık olmuş bir delikanlı. Ve bir isyan bayrağı asmış güvertesine. Gidiyor pupa yelken, açık denizlere. Kendi denizine...
Babalık tek bir günde edinilen bir paye değil. İnsanın bebeği olur olmaz kazandığı bir unvan değil. Baba olmak, öğrenmesi belki de bir ömür boyu süren bir hayat dersi aslında; yürümekle aşınmayan hem engebeli hem dallı budaklı bir uzun yol. Ne dönemeçlerden geçiyor insan yol boyunca. Ne dağlar tepeler aşıyor farkında bile olmadan. Nerelerde tökezleyip düşüveriyor yere, dizini incitme pahasına, sonra kalkıp ayağa, yola devam ediyor. Azimle, olgunlukla...
  Babalık, annelikten daha geç başlıyor. Anne, daha henüz karnındayken hissediyor bebeği, sevmeye başlıyor. Hatta daha rahme bile düşmeden, bebeğin fikrini, idealini, soyut halini seviyor belki de. Günbegün büyüyor sevgisi. Cisimleşiyor, kristalleşiyor. Annelik de bir nevi öğrencilik ama mayası ve kimyası itibarıyla babalığınkinden çok farklı. Baba olmak bebek doğduktan sonra başlıyor, önce değil. Göz teması lazım muhakkak. Ama o da yeterli değil. Ne zamanki bebek dilleniyor, ayaklanıyor, bebeklikten çıkıp çocuk oluyor, baba daha iyi iletişim kurmaya başlıyor.
BABANIN OLAMADIĞI ADAM
Geçiyor yıllar. Buluğ çağı geldiğinde baba ilk büyük sınavını veriyor. Oğlan çocuğunun babaya karşı açtığı ilk büyük savaş bu dönemde yaşanıyor. Daha önce su yüzüne çıkan küçük küçük sürtüşmeler ve babaya duyulan o büyük hayranlık bir kenara, şimdi oğlan çocuğu ilk defa bir varoluşsal kopuş yaşıyor. Şöyle bir sallanıyor babanın kayığı. Ama ardından yeniden dengesini buluyor. Baba oğlunun belli bir şekilde yetişmesini istiyor. Kendi olmak istediği gibi bir adam yapmaya çalışıyor onu. Olamadığı adam. Hangi bölümde okuyacağını, kimlerle arkadaşlık etmesi gerektiğini, boş zamanlarda ne yapacağını sadece bilmek değil, belirlemek de istiyor. Halbuki oğlan artık olmuş bir delikanlı. Ve bir isyan bayrağı asmış güvertesine. Gidiyor pupa yelken, açık denizlere. Kendi denizine...
  Üniversite yıllarında araları biraz açılıyor ister istemez. Oğlan başka bir şehire gidiyor okumaya. Baba, o sene ilk defa hızla yaşlanıyor. Bilmezdi oğluna bu kadar düşkün olduğunu, onu evden uğurlayana kadar. Bir boşluk hissiyle uyanıyor sabahları. Geceleri yüreğinde bir sıkışma. Halbuki duygusal bir adam değildir. Ya da öyle zannederdi bunca senedir. “Hanım ne yapar ne eder bu oğlan oralarda?” diye soruyor zaman zaman. Cevabını beklemediği bir soru bu aslında. Cevaplanması gerekmeyen sorulardan, sırf sorulmuş olması önemli.
  Arada bazı derslerde yaşanan birkaç aksama sayılmazsa eğer, oğlan iyi bir ortalamayla bitiriyor üniversiteyi. Mezuniyet töreninde anne ve babası gururla gülümsüyor. Çok resim çekiyorlar o gün. Oğlan arkadaşlarını ailesine tanıştırıyor. Anne memnun, baba memnun. Yalnız o zamana kadar akla gelmeyen bir düşünce başlıyor babanın içini kemirmeye. Oğlunun hiç kız arkadaşı yok. Var da yok gibi. Halbuki bunca sene aman yanlış kıza âşık olur, yoldan çıkar diye endişe eden kendisiydi. Oğlunun hemen hemen hiçbir zaman karşı cinsle yakınlaşmamasını isteyen de gene kendisiydi. Ama madem ki okul bitti, üniversite geride kaldı şimdi birdenbire algıları değişti. Artık istiyor ki oğlunun yanında iyi bir kız arkadaş olsun, hani şöyle mazbut bir aileden mütevazı güvenilir bir kız.
  Zaman hızla geçiyor. Oğlan iş hayatına atılmış. Tam bir işkolik. Deli gibi çalışıyor. Babanın kendini en aciz hissettiği dönem başlıyor. Öyle bir hayat kurdu ki oğlu kendisine, değil müdahale etmek kurallarını anlayamıyor, köşelerini kavrayamıyor. İlk defa kendi kendisine sormaya başlıyor. Nasıl bir insan acaba oğlu? Nasıl biri? Ve baba, ancak o zaman anlıyor ki aslında kendi oğlunu ne kadar az tanıyor. Neler okuyor, neler izliyor, bilgisayar karşısında kimlerle yazışıyor... Hiçbir şey bilmiyor ki. Oğlu bir muamma. Üniversitenin ilk yıllarında oturup konuşurlardı. Okudukları kitapları paylaşırlardı, farklı farklı görüşlerden filozofları sevmekle beraber, gene de bir ortak zemin vardı. Ama şimdi o da kalmadı sanki. Baba ilk defa oğlunu daha yakından tanıma gereği duyuyor.
  Daha çok telefon açıyor. Sabah akşam olmadık saatlerde cepten yakalıyor. Oğlan babasının bu ani ilgisi karşısında evvela biraz bocalıyor. “Bugün ne yaptın?” diye soruyor babası. Halbuki oğlan gelmiş artık otuz iki yaşına. Çocuk değil ki hesap versin. Hem neyi ne kadar anlatabilir ki? Tuhaftır, başka ailelerde anneler baskı kurar “Oğlum hadi evlen torun ver bize” diye. Burada anne bu tür talepleri tekrarlıyor ama esas babaya bir haller oldu. Bilmek istiyor. Oğlunun hayatında olmak istiyor. Bir an evvel evlenmesi bile sanki o kadar önemli değil.
Oğlan bunu babasının ölüm korkusuna bağlıyor. Zaman zaman gittiği terapistine anlatıyor. “Babam çok değişti, sabah akşam yokluyor beni. Aramadığımda hep sitem ediyor. Çocuk gibi oldu.”
Terapist soruyor. “Belki seni daha iyi tanımak istiyordur.”
Acıyla gülümsüyor o zaman genç adam. “Tanımak istemek demek yüreğini önyargısızca o insana açmak demek. Yoksa bunun adı görmek istediğini görmektir. Babamın beni hakikaten tanımak istediğini hiç sanmam.”
Kapanmayan bir gedik var baba oğul arasında. Ne zaman böyle oldu, açıldı bu mesafe? Ve neden şimdi bir köprü kuramıyorlar bu boşluğun üstüne?
Otuz altı yaşında genç adam. Babasının karşısına çıkmaya cesaret ediyor hayatında ilk defa. Ona açacak kendini. Saklamayacak. “Baba,” diyor “Sana bir şey söylemem lazım. Seni üzmekten, vereceğin tepkiden çekindiğim için bunca zaman kendime sakladım. Ama artık böyle saklanarak yaşamak istemiyorum. Beni olduğum gibi görmeni istiyorum. Beni bu şekilde sevebilecek misin baba, merak ediyorum. Çünkü ben seni olduğun gibi seviyorum.”
BABA VAR SADECE İSMİ BABA
Yaşlı adam bakıyor oğluna. Yüzünde endişeli bir bekleyiş. Duymak istediğinden emin değil. Ama susturmaya, durdurmaya da gücü yok.
 “Baba ben eşcinselim....”
  Babalık tek bir günde edinilen bir paye değil. Öğrenmesi bir ömür süren bir hayat dersi aslında. Ve bir erkeğin babalık sınavında ne not alacağı bu tür duygusal dönemeçlerde çıkıyor ortaya.
  Baba var sadece ismi baba. Bir gölgeden ibaret. Baba var otoriteyi ve saygı görmeyi her şeyden fazla seviyor. Güce tapıyor. Baba var oğluyla beraber yürüyor hayatın patikalarında; değişmeyi, dönüşmeyi biliyor, su gibi akışkan, yüreği arz kadar geniş. Baba var oğlunu eşcinsel olduğu için bir kalemde evlatlıktan reddediyor. Ve etrafın ne dediğini, nasıl dedikodu yağacağını her şeyden fazla önemsiyor. Baba var evladının mutluluğunu her şeyden üstün görerek ve onu iyi bir insan olarak yetiştirmeyi önemseyerek yüreğinin kapılarını hayatın nice rüzgârına açık tutuyor...
 Baba var hiç sevmemiş aslında. Baba var yüreği uçsuz bucaksız bir derya.
                                               x                   x                          x
Burda olayy karşındakini herseyiyle sevebilmek,
sen bana bunu hissettirdin her zaman,dediğim gibi
insan her görevi en iyi yapamaz en iyi yönetici,
en iyi arkadaş,en iyi eş,yada en iyi kardeş olamaz belki
ama içlerinden birinde mutlaka en iyidir SEN BENİM TANIDIĞIM
EN İYİ BABASIN :) çünkü beni olduğum gibi sadece CRN
olduğum için sevdiğini biliyorum bunu bana hep hissettirdinn
sözlerin değil,davranışların önemli olduğunu öğrendim senden
biliorumki eşcinsel olsaydımda(değilim korkma:),yada bigün katil
olsamda(olmicam ,SÖZ:)sana bunu gönül rahatlığı ile anlatırdım,
çünkü biliyorum sen beni yargılamadan sadece ben olduğum için seviyosun.
SENİ SEVİYORUM HEMDE HİÇ YARGILAMADAN  :)

KIZIN

13 yorum:

8ex-en8 dedi ki...

önce tebessüm.

güzel bi yazı fikri kanaati.

yazıdaki mantık hatası; erkek çocukları asla ama asla babalarıyla zaten ilişki kurmaz.

MeLLy dedi ki...

Ah Doz! Şu yazdığım yazının üzerine bir de senin bu postunu okuyunca.... :'( :'(

http://mellynindunyasi.blogspot.com/2010/10/seni-asla-unutmayacagz-ah-hayat-ne-cok.html

'DOZ BÜYÜCÜSÜ' dedi ki...

8ex-en8, :) bilmemm ki.

crazywomenrosemary dedi ki...

Baba -kız,baba-oğul ilişkisi asla aynı şekilde gelişemeyen farklı,üzerine çok yazılabilir,düşünülebilir,iletişim şekilleri,ikili ilişkileri ayrı,ayrı incelenip üzerine yazılacak çok şey çıkacağı zengin bir konu.. Herkesin bu sevgiyi veren varlıkla birlikte yaşamının bir dilimini yaşayabilmesi dileğiyle..

mavi dedi ki...

Baba-Kız ilişkisi nasıl güzel bir şeydir...En büyük aşkım bir tanem canım babamdır...

Allah hiç birimize eksikliğini göstermesin...

Medanşeri dedi ki...

kız çocukları için babaların yeri çok ayrıdır tabi.((:
En iyi dostum hala babamdır mesela.
Allah başımızdan eksik etmesin babalarımızı....

Medanşeri dedi ki...

ayy bak gördün mü ben asıl buraya sana blogumda ödülün var onu haber vermek için gelmiştim yazıya kaptırdım asıl yorumu unuttum :P
baba bi kız çocuğu için işte bu kadar önemli (((((((((((((:

MeLLy dedi ki...

ÖDÜLLÜ DOZ: İşte ödülün :)

http://mellynindunyasi.blogspot.com/2010/10/lovely-blog-odulune-layk-gorulmusum.html

Biricik dedi ki...

Yetim olmak ne demek bilmezdim eskiden sevimsiz bir kelimeydi bilirdim ama hayat bildirdi 25 imde.SEni seviyorum baba demek ancak hayallerde nasip bana;((((

deepblueeagle dedi ki...

bu postun çok etkileyici.

'DOZ BÜYÜCÜSÜ' dedi ki...

Biricik,çok üzgünüm :( ama bu acı ne yazıkki hepimizin bigün tadacağı bi acı,dileğimiz çok geç tatmak.Babanın mekanı cennet olsun biricik.

Deepblue,etkileyici bulmana çok sevindim.

♥pemb€sinti♥ dedi ki...

Çok güzel bi hikayeydi :) :::::::

cok duygulandım canım sağol paylasım için

Elif Yüksel dedi ki...

Dua etmeli insan, yanında bulunanlar için.Özellikle hiç yeri doldurulamayacak olan anne-baba için.Çünkü bir gün bir fısıltıyla çekip gittiklerinde bu dünyadan, geriye sadece anılarını, siyah beyaz fotoğrafları ve özlemlerini bırakıyorlar bize.Geride kalanların oluyor en büyük sınav.Her saniye o boşluğu ve özlemi içinde taşımak...Kaldıramıyorsun en başında, sonra kaldırmaya zorunlu kılıyor seni hayat yani önemsiz kalıyor "sissiz yaşayamam"lar.Bal gibi yaşanıyor ama hep gözünde damla damla yaş kalbinde büyük bir boşluk taşıyarak.Kıymet bilmeli insan, öpüp koklamalı Babasını Annesini zaman varken.Allah kimseye anne baba acısı yaşatmasın hep yanınızda olsun inşallah.


Saygılarımla,
Elif Yüksel.

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails